« Önceki |

11/12/2009

Urfa'dan Geçmek...

Belkıs’ın sarayından doğuya baktığınızda yada Ezo Gelinin köyünden doguya yöneldiğinizde adım adım farklı bir coğrafyaya ilişir göz bebekleriniz. Fırat Şaddul Arab'a akar… toprak aynı topraktır, su aynı sudur, insan aynı insandır. Fakat bir başkalık vardır hissedersiniz. İçinizden geçer, İbrahim (as) yürümüş belli ki… Birecik karşılar sizi Urfa il sınırlarına kavuştuğunuzda. Sabah erken saatlerdir. Pozantı yaylasında gece vakti içinizi titreten soğuk yoktur. Güneş bir mızrak boyu yükselmiştir ve ısınmıştır biraz yeryüzü… kaçak sri lanka çayından sonra, asırlardır orada duran bir köprüden Birecik’e geçersiniz. Fırat çoşkunca akmaktadır. Ve gönlünüze yansımaktadır bu coşkunluk. Birecik bir başkadır. Çok kalmazsınız orada geçip gidersiniz o şirin ilçeden. E-5 ten akarsınız Harran ovasına. Birecik’ten çıktığınızda çöl gibi bir toprak ve fıstık ağaçlarıyla ilerlersiniz, Suruç az ötededir. Suruç Urfa’ya giriş bileti gibidir. Yan tarafta öyle küçük çatısız evler ve sıcak…
Birecik’ten itibaren içinizi kaplayan heyecan yavaş yavaş kalp çarpıntısına dönmektedir. Rivayet odur ki yâre dairdir Urfa. Nemrud’u hiç hissetmezsiniz. Yok olmuştur artık. Fakat herkesin bir Nemrudu vardır kendi içinde. Kendinizi ateşe atarsınız kimi zaman. İyimser olmak gerekirse pervaneyim der yanarsınız. Şüphe varsa bittiğinizin resmidir. Daha olmadı yandığınıza yanar ve Nemrud’un kızına atarsınız bütün kabahati… ve içinizde tutuşan ateş sizi bir katre suya muhtaç eylediğinde, “Ocağım söndü nasıl beladır, bıraktı gitti bu ne devrandır, Dünya gözümde Kerbeladır” dersiniz… Su olmasa da seraba muhtaçsınızdır.
Sonra otobüs ilerlerken o engin ovada, uzaktaki dumanlı dağlarda ceylanları arar gözleriniz. Ceylan gözlü yare hasret bir arayış gibidir bu. Urfa dağlarında gezer bir ceylan… Ve her dert kendi içinde büyüktür, cihanı da yakar sizi de… Ceylan gezme bu dağlarda, seni avlarlar. Ceylan dinlememiştir ozanı ve avlana avlana bitmiştir dağlarda… Artık Ceylanpınar’da çitler arkasında korunmaya alınmışlardır. Ceylan senin gibi yüreğim yare. Bir yavru kaybettim anam kaşları kara. Ve bir anne sızısı gibidir artık toprak. Yavru kaybedilmiştir. Kaderin kazasında ancak ceylana sitem edebilirsiniz. Ceylan bulmadın yavrumun derdine derman…
Derken köhne bir akaryakıt istasyonunda otobüsünüz kısa bir mola verir ucuz mazot için. İnersiniz beş dakika da olsa ayakta durmak istersiniz. Çünkü onbeş saat otur otur bir haller olmuştur bedeninize. Tabakasını çıkarıp tütün saran bir adama ilişir gözleriniz. Kavruk bir Anadoluludur. Rençberdir, ırgattır yüzyıllardır bu topraklarda. “Ağam da şimdi gelir” aslında bir tereddüttür puşisine bürünmüş kavruk yüzlü adam için. Kaç mevsim harmanda yorulmuştur bedeni. Bire beş harmanın derdi ile kanaatkardır. Toprakla hem hal olduğundan teslimiyeti bilir. Gök vermezse bereketini yerde ne biter ki? Bilir. Yağ ey, toprağımı merhametinle sula, filizlensin gönlümün güzel yanı… kuru bir dalım ve yeşert beni bahar gibi bir yeşille… adam puşisini boynundan çıkarıp başına sarmıştır ve bir düğüm atıp tarlasına yönelmiştir.
Suruç arkada kalmıştır. Urfa çok yakındır. Tepelerin arkasındadır. Paşanın Urfa’ya gelmesine az kalmıştır. Birkaç tepe daha aştığınızda, çatısız evler görünmeye başlar. Taş yapılar taş taş örülen bir gönle benzer. Ve “Urfaya paşa geldi.” Herkes sorar “iyi de Urfaya paşa niye geldi?” ve aslında bir eliniz hep boştadır… Urfa urfa içindedir. Kavrulursunuz yağ içinde. Ellerin yari gelmiştir ve sizinki yoktur içinde… Urfa yarin içindedir yar Urfa’nın içinde… Yarin ellerine bıraktığınız teslimiyeti bulursunuz Urfa içinde. İhanet yoktur ve ateşe atılırsınız. Hayrolsun diyerek… Putlarınızı kıracak bir baltadır Urfa’da yar… Ve sürekli bir arınmaya ihtiyaç duyar insan. Yapmadıklarınıza bile tövbe edersiniz.
Yar Urfayı taşır özünde bilirsiniz. Sanki yüzyıllar önce burada yürümüştür. Adımlarını hissedersiniz bütün zamanların üstünde. Ciğerinizi kebap eyleyen bir acı sarıverir içinizi. Aman aman yar sana heyran… can siye gurban… Tambura rebap olmuştur ve her telinde ayrılığın farklı tınılarını bulursunuz, her perdede her sözde… Oysa yardır aranan, beklenen. Ördek suya dal da gel, yardan haber al da gel, eğer yarim gelmez ise tut kolundan al da gel… Kapı çalar sonra. Bekleyen olunca insan her kapı tıkırtısına kulak kesilir. Kapıyı çalan kimdir, aç bakim gelen kimdir,yaram derine düştü, belki gelen hekimdir… Hekim çare değilse de umuttur belki...
Biraz ötede Urfa kalesini görürsünüz. Otobüs penceresinden görebileceğiniz sadece kaledeki sütunlardır. Sütunların hemen altında Balıklı Göl vardır, orada olduğunu bilirsiniz ve Ayn-ı Zeliha. Kalenin altında bir mağara vardır. Kaleden Balıklı Göle kadar bir tünel gibidir. Kale altı mağara,iplik sardım tarağa,ben dedim yakın olam, felek saldı ırağa… Otobüs ilerler ve Urfa arkanızda kalmaya başladığında Karaköprü’de bulursunuz kendinizi. Karaköprü narlıktır, güzellik bir varlıktı, şal aba giyinenler sevdiğine layıktır. Karaköprüde artık nar bahçeleri yoktur. Apartmanlar ve alış veriş merkezleri bine bin veren narın yerini almıştır. Bu yeni yetme binaları gözleriniz görse de silersiniz bir an tahayyülünüzde. Otobüs hızla ilerler çevre yolunda ve içinizi acıtan yüksek binalar bir gazel düşürür dilinize.

tükendi nakd-i ömrüm dilde bir sevda-i ah kaldı
tevessül dilber-i yare benim arzum nigah kaldı

derunum derdini lokmana gösterdim dedi eyvah
bu derdin def'ine çare eder ancak Allah kaldı

kara günlerde mi halkeylemiş bilmem beni mevla
tutuldu şems-ü kamer günlerim pek simsiyah kaldı

perişan halıma hiç kimselerden olmadı imdad
benim arzetmediğim şah veziri padişah kaldı

bu rıf'at varını yaran uğruna eyledi yağma
elinde sade bir keşkül başında bir küllah kaldı

Urfa arkada kalmıştır, gönlünüz arkada kalmıştır. Otobüs hızla ilerler. Sanki yetişmek istediği bir yer var gibi acelecidir. Hilvan'dan geçer, Siverek'e erişirsiniz. Diyarbakır'dan önceki son duraktır, beş dakika kalınacak ve inenler ineceklerdir otobüsten. Şalvarları ve mor puşileriyle Siverekliler işlerinde güçlerindedir. Siverek içinde Karacadağ'ın kara taşlarından örülmüş bir han vardır ve yeryüzünün en güzel kebaplarını yaparlar orada bilirsiniz sonra Siverek Kal'a'sı gelir gözününüz önüne ve yine bir türkü düşer içinize...

Bu kala ne kaladır
Etrafı Kerbeladır
Ölüm Allah'in emri
Ayrılık ne beladır...

Siverek'ten de ayrıldıktan sonra Urfa il sınırı bitmiştir ve Urfa'dan geçmişsinizidir. Yazdıklarınızı okur ve ne kadar da eksik dersiniz kendinize...

13/10/2009

Şehrin Güvercinleri...



             "Resmin hikayesi: Bir şehre ait olmak..." 
              
             Ey gözlerinde güvercinlerin tedirginliğini ve ansızın parlamalarını buldugum sevgili...
             Sen bir medeniyeti taşırsın gözlerinde... Ey esatirden bu yana "taş"  "taş"  gönlüme ördüğüm,bir ütopya gibi büyüttüğüm, bulut bulut gözlerimde beliren medeniyetin ta kendisisin sen... 
 
           "Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun..."

9/10/2009

günün şarkısı



Derin bir ah çektin içim yandi
Kiyamaz gözüm gözlerine
Rüyalarimdan gelip geçersin
Varamaz elim ellerine
Tren yolunda raylar uzar
Uzarda nereye gider
Ay'a gider, suya gider ,yola gider, yar gider...

7/10/2009

Gün Aşırı Notlar…


 Ben seni türkülerden içime sızan bir aydınlıkta gördüm… Sîretini biliyordum, suretini sonradan gördüm. Bir nehrin üstünde asırlık bir köprü gibi duruşunu sevdim… Bir medeniyetin ilmek ilmek örüldüğü bir şehirde, gökyüzünün turuncuya döndüğü vakitlerde buldum seni… Yağmur yerine turnaların ışıl ışıl nameleri yağardı gözlerinden şehre…  ve ben seni sevdiğimde, Gülşen yoktu, bülbül ve figan yoktu... Han yoktu, mihman yoktu, pinhan yoktu, irfan yoktu, güman yoktu, giryan yoktu… Hüsn gazellerde boy göstermemişti. Galip dede esrar ile “biz bize” kalmamıştı… Yani hüzün henüz yoktu… Varlık kâf sırrına muhatap olmamıştı. İlim bir nokta idi cahiller çoğaltmamıştı henüz… henüz an yoktu ben seni sevdiğimde…  Lokman henüz ölümün sırrını bulup kaybetmemişti ki ölüm bile yoktu… Yusuf’un gömleği yırtılmamıştı, hâya yırtık bir gömleğe resmedilmemişti henüz…  Henüz istemek yada istememek yoktu, dua yoktu, yalan yoktu, talan yoktu…  İyi kötü yoktu… Genel geçer hiçbir şey yoktu… Ben sen onlar yoktu… Su yoktu, serap yoktu… Hasret yoktu, toprak yoktu… Âşık henüz tellere gönlünün mızrabıyla vurmamıştı… Doğular ve batılar yoktu, efsaneler yoktu… Tûr yoktu, sur yoktu, kusur yoktu. Bir kayanın üzerinde balık unutulmamıştı henüz.  Kâl yoktu, Lâl yoktu, Bî-lâl yoktu, hal yoktu hilal yoktu. Seda yoktu, geda yoktu.  Kırkikindi yağmurları yoktu, bulutlar yoktu, nisan yoktu, insan yoktu, seyyareler yoktu, güneş yoktu, ay yoktu, tutulmak yoktu…  Ceylan yoktu şikâr yoktu… Aşikâr yoktu… Simya yoktu.  Sim-ü Zer yoktu. Kırk deve yüküne simya eyleyen yoktu.  Ehil yoktu, cehil yoktu,  İsyan yoktu, nisyan yoktu, lanet yoktu, melûn yoktu… Tamah yoktu, penah yoktu,  semah yoktu, sabah yoktu,  Âh yoktu…  Nemrut yoktu, Şahrut yoktu…  Hikâyeler yoktu, Şem yoktu, Mem yoktu Zin yoktu, sin yoktu, kin yoktu… Nâr yoktu, hâr yoktu, zâr yoktu, bîzâr yoktu… Kelimelerin kalbine henüz hikmetler indirilmemişti… Yani ki yalan dünya yoktu… Var yoktu, yok yoktu… Yok ile var’ın arasında bir fark yoktu… Henüz bir dileğin dilenmesinden önceydi, sen bir dileğin gizeminde idin, bir sen vardın… İçime düşecek yakıcı bir hasret gibi vardın, vahdet gibi kesret gibi vardın… Ve ben seni henüz, ben yokken sevdim…

                Sonra Kâf-u Nûn ile hitap edildi de var kılındım her şeyle birlikte... Var var kılındı, yok var kılındı, toprak var kılındı, yağmur var kılındı, naat var kılındı, biat var kılındı, nasihat var kılındı, itaat var kılındı…

                Suyla toprağın vuslatından, topraktan ve sudan geldim. Ne güzel bir oluştu. Ne güzel yaratıldık. Sonra kalem yazdı.  Bir nefes ile can buldum. Nefes sendin, nefs bendim, can buldum, ben oldum… Herkesten bir kes oldum. Bu dünyanın yüklemiydim,  zor olanı yüklendim. Bu yüke tahammülde, cana can yetmezdi canan gerek idi. Aradım, seni buldum. Sessiz sabahlar da yoldaş oldun, arkadaş oldun. Söz oldun, göz oldun, yürekte köz oldun… Gün oldun, gül oldun, kül oldum… Sen simurg  idin,  ben kaf dağı oldum… Bütün masallarda seni buldum… peyder pey geçerken zaman dağlara vurgun yanım ile kapında durdum. Sen oldum…  

                Bir kapı açıldı, teklifsiz bir giriş yapıldı, tek bir kapıdan bütün odalarına bir evin.  Ev dedim de, hani şimdi sen gidiyorsun ya, hani evine dönüyorsun ya,  hani turnalar gibi göçüyorsun ya, bitmiş bir mevsim gibiyim gündönümü vakitlerinde, gün dönüyor, başım dönüyor, bir ben dönmüyorum, senden kendime. 

Bilmelisin ben sen de bütün bir insanlığın yolculuğunu yaşıyorum. Ahsen-ul takvimde sana, esfele sefilin de kendime gidip geliyorum…  Kâh iki dağ arasında, incecik su telaşında koşturup duruyorum, kâh “ben bugün zulme karşı durmazsam, korkarım ki kıyamete kadar kimse durmaz” diyen güzel sesi duyuyorum… Kâh hüsran da buluyorum kendimi, asr’a yemin olsun ki… Yunus’u hatmediyorum bir tebessümünde… Bir yüzden okuyorum bir cüz’ü, şegâf makamında tertil üzere. Huruf-u mukattadan gözlerin ki üstünde medd-i muttasıl işareti gibi kıvrılan kaşların değince gönlüme, dört elif miktarınca uzatıyorum sözlerimi… Israr değil bu…  oysa güneş gibi doğmakta ısrarcı olmak isterdim… Harami değil, sözün, yollarımı kesen…

Yıllar önce irade nedir ve var mıdır diye sormuştum birine. Şöyle demişti, irade tektir ve insanın iradesinden söz edebilmek için insanın yanlış olanı seçmesi gerekir. Adem’e üflenen muhakkak ki güzel ve sen de onunla güzelsin… seni, ifade ettiğin irade beyanınla sevdim, muhakkak ki güzelsin ve güzel olanı beyan eyledin bana da senin gibi görünen bir irade bu…

 Şimdi Kudüs’ten önceki bu durakta, Beyt-ul Makdis’ten önceki bu durakta, zamanın akıp gittiği bu taş binada, toprağa bırakılmış buğday tanesi bir damla yağmur için dua ederken, zamansız ve apansız buluta dönerken göğe uzanan kelimeler, turnalar gidişlerinin hüznünü bıraktılar yüreğime… 

Bütün bir medeniyet geçiyor gözlerimden, kelimeleri toparlamak gibi bir endişe yok içimde. Yalnız tebessümüne matem bir iç sızısı, sadece kendimce bir düşün muğlâk satır aralarında gezinen bir uyumsuzluk… Uyum beceremediğim benim, keşmekeş ve perişan bir dünya…  Şeyh Bedrettince bir özlem “yârin yanağından gayrı her şey ortak” diyen…

Kelimelere gizlenen öyle çok şey var ki… ne kadar anlam bulursak o kadar anlam yüklü oluyor…  kimi zaman en yeni anlamlarını yüklüyoruz. Kimi zaman bir sekine gibi iniveriyor asumandan dile, dilden dile…  ve ben titriyorum yine… Kapıyı açıyorum, beklemediğim bir anda beklemediğim bir yerdesin.  Düşümdeydin, korkarak uyandım, ayet-el kürsi okumanı söylüyordum sana…  Evvelde yazgıya bunca teslim olmuşken, şimdi sana bir şey olur diye ödüm kopuyor…  Korku nasıl da sarıveriyor insanı… Korku da değil aslında… Farklı bir his bu… Kaybetmek mi? Değil. Kaygı mı? Değil… Başka bir şey işte…
Şu sıra Veysel ile ilgiliyim… Dosta Veysel okuyorum…  Yerli yersiz Veysel geçiyor aklımdan… “Kuş olsan da kurtulmazdın elimden, eğer görse idim göz ile seni…”  şaşırıyorum bu kadar geniş bir iç dünyaya sahip bir adamla karşılaşınca.
Bugün… koskoca bir boşluktan ibaret dünya… “Hiç” yoktan iyidir… hiç gerçekten yoktan iyi midir?  Seni görebilmeyi istedim bugün… Göremedim. Ondandır boşlukta salınışı dünyanın…
Mümkünler aleminde, temkinsiz dinlerken nây'i, imkansız vazgeçmeyi düşünmek bile... ey şikayetimi duyan sen, ey göklerin ve yerin arasında "adım" mesafesince uzağım... Sevgili... Ölümdür vazgeçiş...
Vakte yeğlediğim bir oluş bu içimde büyüttüğüm düş… vakitten özge, ayva tüyü bir yalnızlık aralıyor ellerimde gezinen perçemini dünyanın… bütün lambalar sönüyor… oysa şiirlerde sarı yanardı… sonra adamın biri geliyor heybesine koymuş  tırpanlanmış hasadını… köy gülüşü bir tevekkül… açmazı yok, artmazı yok…
zaman bitiyor… yol ve yolcuya dair söylenmiş bütün şiirler ömrü anlatıyor. Bugün bir arkadaşım bana vasiyet bıraktı… mezarına erguvan ve hanımeli dikmemi istedi.  ömür ne kadar kısa.Ömür  Göz kırpımı bir an mıdır? Yada nefes alış verişlerimize endeksli bir sürekli yeniden oluş mudur? Ol...saydın keşke…
Keşkelerim rüzgarda savrulan kuru yaprak mıdır? Örste dövülen sol yanım mıdır? Sağ yanım öyle dingin oysa ki… Sağ yanım toprağa her zaman yakın… sağdan alıp sola verdim nefesimi…

Başka bir gün… şafak vakti… Uyuyor olmalısın…

3/10/2009

günün türküsü...



Beni böyle deli eden
Yarin acı sözü imiş
Sırat sırat dedikleri
Bir çift ela gözü imiş

Özümüz var özden öte
Sözümüz var sözden öte
Ötelerin ötesinde
Gözümüz var gözden öte

Ataş saranda her yanı
Canana vermişim canı
Bu garibin kabristanı
Ayagının izi imiş

Özümüz var özden öte
Sözümüz var sözden öte
Ötelerin ötesinde
Gözümüz var gözden öte

Sefaiyem bismillahım
Hem ezelim Hem ervahım
Kıblegahım Secdegahım
Yarin ela gözü imiş

3/9/2009



     Dağlardan indiğimizde şehirlere ve dağlarda gördüğümüz turnaları şehirde bir çift gözde bulduğumuzda vuslat mı hasret mi olduğunu kestiremediğimiz bir suskunlukla bakakaldık uzaklara… Dağlara… Dağ gibi duruyor işte tam da karşında, tavşan mı dağa küsen dağ mı yürüyüp giden… Ey kendi kıyametine matem düzen, yalnızlığı titreten sesinle kapatılan bir defter değildir siyah beneği kalbinin… Sıcak bir şefkat eli değil artık saçlarını okşayan,  bir gün indisi isyanı mı içinden kopup gelen bu fırtına… 
     Yine kopup geleceğim, yine kapında durulacağım.


2/9/2009

dönüyor dünya...




1-      Zaman ellerinde ufalanıyor adamın. Ömür nefese endeksli, biçimsiz bir geri sayım… yaprak dökümü, güz ve sancı… arkasından ölüm… ölüm;  çit sarmaşıklarının sarıp sarmalaması bir duvarı yada  bir yalnızlık busesi… mutluluk serabın ta kendisi…

2-      Zil çaldı. Vakit zamanı keskin bir kılıç gibi kesti. Kapı açıldı. Gökyüzü yeryüzünün ellerine göz yaşlarını döktü. Yağmur denildi. Adı yağmur oldu…biriken yağmur suyuna düşen  yansıma aynadaki bir akis gibi, su aynadır insana. Baktı adam kendini tamamlayanı gördü su yüzünde…arındı…  şimdi, zülfü gizlenmiş bir tecellinin gözlerinde bir sürme gibi gece, bahtı kara… teheccüdün saçları kıvırcıktır der ekabir… ve gece, kıvrılan bir yalnızlıktır ömürle buluşan… 

3-      Yunus bütün denizlerce yüzebilir. Denizlerden öteye de gidebilir. Arş ve ferş bir adımdır yalnızca…” Yüzemez yunuslar çaylar içinde. Deniz vurgununun yaresi bir hoş, han sarhoş hancı sarhoş…”  ozan yalnız yaşamıştır. Şerhe muhtaçtır…
 

4-      Ayyuka çıkan bir nida ile seslenildi yalçın kayalıklara… kayalar koptu yerlerinden. Taşımazdı bu sesi ne kaya ne de aya… ses kayadan çok şey apara… verildi nazenin bir fanus ile ses sese… iki sesin bileşkesidir melodi, hayatla bütünleşmiş bir ömür varlığın melodisi…
 

5-      Beşten ötede burası… bir gibi… ney’e onca söz söyleyen ve aşktan dem vuran adamlarla neyzenin arasındaki fark beş ile bir arasındaki fark… beş diğerleri,  bir neyzen… segah bir ölüm bu, ikili bir  bir yalnızlıktan sonra…
 

6-      Uyu… uyku kaçıştır kimi zaman, uykuda bir ölüm sessizce kimsesizce…yalnız yaşar ve ölür insan üç beş kişi olsa da içinde...

7-      Büyü…efsunkar bir bilmece gibi hayat… Doluya koysan almıyor boşa koysan dolmuyor… bizi tamamlayan yanlarımız tedavülden kalkmış bir kağıt parçası gibi tozlu raflara mahkum ettiğimiz bizden ibaret… giden de biziz kalan da, bu dünyada. azdan az çoktan çok gider derler az da biziz çok da... ve biz bizden her zaman çok daha uzağa gideriz... mutluluk bir yanılsamadır aslında...
 

8-      Büyülenmiş bir bakış, donuk,geceye dönük… yıldız devşiren adamın hikayesi yazılmadı henüz… burçlardan arta kalan bir yorum muyuz biz? Yorum yorum yorulunca insan kahve olur dinlencenin adı… ipek yolunun sonunda iki medeniyetin buluşması gibi varlığın varlığa şahit olması… turkuaz bir hüzün geçidi zaman,  tebessümle karışık  bedahter bir sürüncemede adam… bin pişman geçen zamana… zaman bir bütündür oysa, bölük pörçük etsek de bir yerde aynı anda bulunabilmek adına…
 

9-      Çınar yaprakları da hatırlatıyor zamanın ne de çabuk geçtiğini… odun ateşi ve közde kavlamış biber tadında bir dostluğa selam olsun diyor adam…güz geldi, soluk bir sarıdır pencerelerden içimize akseden... 
  

10-   Garip, anlaşılması güç bir oyunun repliklerinden ibaret her şey her söz… uyak kafiye redif… hicaz makamında bütün mecazlar… mecaz çekelim gidelim...
 

11-    Kendin ol…

       12- Kendin ol da kendin nesin, pespaye bir yalnızlıktan başka...