
Ben seni türkülerden içime sızan bir aydınlıkta gördüm… Sîretini biliyordum, suretini sonradan gördüm. Bir nehrin üstünde asırlık bir köprü gibi duruşunu sevdim… Bir medeniyetin ilmek ilmek örüldüğü bir şehirde, gökyüzünün turuncuya döndüğü vakitlerde buldum seni… Yağmur yerine turnaların ışıl ışıl nameleri yağardı gözlerinden şehre… ve ben seni sevdiğimde, Gülşen yoktu, bülbül ve figan yoktu... Han yoktu, mihman yoktu, pinhan yoktu, irfan yoktu, güman yoktu, giryan yoktu… Hüsn gazellerde boy göstermemişti. Galip dede esrar ile “biz bize” kalmamıştı… Yani hüzün henüz yoktu… Varlık kâf sırrına muhatap olmamıştı. İlim bir nokta idi cahiller çoğaltmamıştı henüz… henüz an yoktu ben seni sevdiğimde… Lokman henüz ölümün sırrını bulup kaybetmemişti ki ölüm bile yoktu… Yusuf’un gömleği yırtılmamıştı, hâya yırtık bir gömleğe resmedilmemişti henüz… Henüz istemek yada istememek yoktu, dua yoktu, yalan yoktu, talan yoktu… İyi kötü yoktu… Genel geçer hiçbir şey yoktu… Ben sen onlar yoktu… Su yoktu, serap yoktu… Hasret yoktu, toprak yoktu… Âşık henüz tellere gönlünün mızrabıyla vurmamıştı… Doğular ve batılar yoktu, efsaneler yoktu… Tûr yoktu, sur yoktu, kusur yoktu. Bir kayanın üzerinde balık unutulmamıştı henüz. Kâl yoktu, Lâl yoktu, Bî-lâl yoktu, hal yoktu hilal yoktu. Seda yoktu, geda yoktu. Kırkikindi yağmurları yoktu, bulutlar yoktu, nisan yoktu, insan yoktu, seyyareler yoktu, güneş yoktu, ay yoktu, tutulmak yoktu… Ceylan yoktu şikâr yoktu… Aşikâr yoktu… Simya yoktu. Sim-ü Zer yoktu. Kırk deve yüküne simya eyleyen yoktu. Ehil yoktu, cehil yoktu, İsyan yoktu, nisyan yoktu, lanet yoktu, melûn yoktu… Tamah yoktu, penah yoktu, semah yoktu, sabah yoktu, Âh yoktu… Nemrut yoktu, Şahrut yoktu… Hikâyeler yoktu, Şem yoktu, Mem yoktu Zin yoktu, sin yoktu, kin yoktu… Nâr yoktu, hâr yoktu, zâr yoktu, bîzâr yoktu… Kelimelerin kalbine henüz hikmetler indirilmemişti… Yani ki yalan dünya yoktu… Var yoktu, yok yoktu… Yok ile var’ın arasında bir fark yoktu… Henüz bir dileğin dilenmesinden önceydi, sen bir dileğin gizeminde idin, bir sen vardın… İçime düşecek yakıcı bir hasret gibi vardın, vahdet gibi kesret gibi vardın… Ve ben seni henüz, ben yokken sevdim…
Sonra Kâf-u Nûn ile hitap edildi de var kılındım her şeyle birlikte... Var var kılındı, yok var kılındı, toprak var kılındı, yağmur var kılındı, naat var kılındı, biat var kılındı, nasihat var kılındı, itaat var kılındı…
Suyla toprağın vuslatından, topraktan ve sudan geldim. Ne güzel bir oluştu. Ne güzel yaratıldık. Sonra kalem yazdı. Bir nefes ile can buldum. Nefes sendin, nefs bendim, can buldum, ben oldum… Herkesten bir kes oldum. Bu dünyanın yüklemiydim, zor olanı yüklendim. Bu yüke tahammülde, cana can yetmezdi canan gerek idi. Aradım, seni buldum. Sessiz sabahlar da yoldaş oldun, arkadaş oldun. Söz oldun, göz oldun, yürekte köz oldun… Gün oldun, gül oldun, kül oldum… Sen simurg idin, ben kaf dağı oldum… Bütün masallarda seni buldum… peyder pey geçerken zaman dağlara vurgun yanım ile kapında durdum. Sen oldum…
Bir kapı açıldı, teklifsiz bir giriş yapıldı, tek bir kapıdan bütün odalarına bir evin. Ev dedim de, hani şimdi sen gidiyorsun ya, hani evine dönüyorsun ya, hani turnalar gibi göçüyorsun ya, bitmiş bir mevsim gibiyim gündönümü vakitlerinde, gün dönüyor, başım dönüyor, bir ben dönmüyorum, senden kendime.
Bilmelisin ben sen de bütün bir insanlığın yolculuğunu yaşıyorum. Ahsen-ul takvimde sana, esfele sefilin de kendime gidip geliyorum… Kâh iki dağ arasında, incecik su telaşında koşturup duruyorum, kâh “ben bugün zulme karşı durmazsam, korkarım ki kıyamete kadar kimse durmaz” diyen güzel sesi duyuyorum… Kâh hüsran da buluyorum kendimi, asr’a yemin olsun ki… Yunus’u hatmediyorum bir tebessümünde… Bir yüzden okuyorum bir cüz’ü, şegâf makamında tertil üzere. Huruf-u mukattadan gözlerin ki üstünde medd-i muttasıl işareti gibi kıvrılan kaşların değince gönlüme, dört elif miktarınca uzatıyorum sözlerimi… Israr değil bu… oysa güneş gibi doğmakta ısrarcı olmak isterdim… Harami değil, sözün, yollarımı kesen…
Yıllar önce irade nedir ve var mıdır diye sormuştum birine. Şöyle demişti, irade tektir ve insanın iradesinden söz edebilmek için insanın yanlış olanı seçmesi gerekir. Adem’e üflenen muhakkak ki güzel ve sen de onunla güzelsin… seni, ifade ettiğin irade beyanınla sevdim, muhakkak ki güzelsin ve güzel olanı beyan eyledin bana da senin gibi görünen bir irade bu…
Şimdi Kudüs’ten önceki bu durakta, Beyt-ul Makdis’ten önceki bu durakta, zamanın akıp gittiği bu taş binada, toprağa bırakılmış buğday tanesi bir damla yağmur için dua ederken, zamansız ve apansız buluta dönerken göğe uzanan kelimeler, turnalar gidişlerinin hüznünü bıraktılar yüreğime…
Bütün bir medeniyet geçiyor gözlerimden, kelimeleri toparlamak gibi bir endişe yok içimde. Yalnız tebessümüne matem bir iç sızısı, sadece kendimce bir düşün muğlâk satır aralarında gezinen bir uyumsuzluk… Uyum beceremediğim benim, keşmekeş ve perişan bir dünya… Şeyh Bedrettince bir özlem “yârin yanağından gayrı her şey ortak” diyen…
Kelimelere gizlenen öyle çok şey var ki… ne kadar anlam bulursak o kadar anlam yüklü oluyor… kimi zaman en yeni anlamlarını yüklüyoruz. Kimi zaman bir sekine gibi iniveriyor asumandan dile, dilden dile… ve ben titriyorum yine… Kapıyı açıyorum, beklemediğim bir anda beklemediğim bir yerdesin. Düşümdeydin, korkarak uyandım, ayet-el kürsi okumanı söylüyordum sana… Evvelde yazgıya bunca teslim olmuşken, şimdi sana bir şey olur diye ödüm kopuyor… Korku nasıl da sarıveriyor insanı… Korku da değil aslında… Farklı bir his bu… Kaybetmek mi? Değil. Kaygı mı? Değil… Başka bir şey işte…
Şu sıra Veysel ile ilgiliyim… Dosta Veysel okuyorum… Yerli yersiz Veysel geçiyor aklımdan… “Kuş olsan da kurtulmazdın elimden, eğer görse idim göz ile seni…” şaşırıyorum bu kadar geniş bir iç dünyaya sahip bir adamla karşılaşınca.
Bugün… koskoca bir boşluktan ibaret dünya… “Hiç” yoktan iyidir… hiç gerçekten yoktan iyi midir? Seni görebilmeyi istedim bugün… Göremedim. Ondandır boşlukta salınışı dünyanın…
Mümkünler aleminde, temkinsiz dinlerken nây'i, imkansız vazgeçmeyi düşünmek bile... ey şikayetimi duyan sen, ey göklerin ve yerin arasında "adım" mesafesince uzağım... Sevgili... Ölümdür vazgeçiş...
Vakte yeğlediğim bir oluş bu içimde büyüttüğüm düş… vakitten özge, ayva tüyü bir yalnızlık aralıyor ellerimde gezinen perçemini dünyanın… bütün lambalar sönüyor… oysa şiirlerde sarı yanardı… sonra adamın biri geliyor heybesine koymuş tırpanlanmış hasadını… köy gülüşü bir tevekkül… açmazı yok, artmazı yok…
zaman bitiyor… yol ve yolcuya dair söylenmiş bütün şiirler ömrü anlatıyor. Bugün bir arkadaşım bana vasiyet bıraktı… mezarına erguvan ve hanımeli dikmemi istedi. ömür ne kadar kısa.Ömür Göz kırpımı bir an mıdır? Yada nefes alış verişlerimize endeksli bir sürekli yeniden oluş mudur? Ol...saydın keşke…
Keşkelerim rüzgarda savrulan kuru yaprak mıdır? Örste dövülen sol yanım mıdır? Sağ yanım öyle dingin oysa ki… Sağ yanım toprağa her zaman yakın… sağdan alıp sola verdim nefesimi…
Başka bir gün… şafak vakti… Uyuyor olmalısın…